bir sergi anısı

60 yılları , çok az galeri var istanbul’da , daha çok sergiler yabancı kültür merkezlerinde , şehir galerisinde ,

akademi de ya da bu fotoğrafta olduğu gibi , Resim -heykel müzesinin galerisinde olurdu.  Günümüzdeki doymuşluk ,

çok görmüşlük çok bilmişlik olmadığı için açılışlar kalabalık , ilgi çekici ve neşeli olurdu . Kokteylde verilen şarap da

çok sayıda Akademi öğrencisi çekerdi . Ressamlar Cemiyetinin yıllık sergi açılışlarından biri , 1966 olsa gerek ,

Şadi Çalık ‘ın sağında Aliye Berger , solunda ben , önde  Sevim Burak , Umbor Mehmet ‘in eli Ömer Uluç’un

omuzunda , arkada Alaeddin Aksoy.

Hattuşa ‘ dan mektuplar 1

CİNSEL GÜÇSÜZLÜĞE KARŞI BÜYÜ/ HİTİT İMPARATORLUK DÖNEMİ /  İ.Ö. 1344  - akatca-                                      EĞER BİR ERKEĞİN CİNSEL GÜCÜ ” NİSANNU ” AYINDA TÜKENİRSE ; BİR KEKLİK YAKALA, KANATLARINI YOL  BOĞAZINI KOPAR VE ONU YASSILAŞTIR , ÜZERİNE TUZ SERPEREK KURUT.

DOĞA BİTKİSİ ” DADANU ” OTU İLE BİRLİKTE EZ . BİRA İLE İÇMESİ İÇİN ONA VER . SONRA O ADAM CİNSEL GÜCÜNE KAVUŞACAKTIR. EĞER ÖYLE İSE , ERKEK KEKLİĞİN PENİSİNİ , BİR BOĞANIN SALYASINI , BİR KEÇİNİN SALYASINI SU İÇİNDE KARIŞTIRARAK ONA VER , SARILMIŞ KUYRUK KILINI VE KOYUNUN APIŞ ARASINDAN ALINMIŞ YÜNÜ KALÇASINA KOY , O CİNSEL GÜCÜNE KAVUŞACAKTIR .

öteki Freud

Bazı sanatcılar vardır ; kendi varoluşlarından taviz vermezler , günün moda akımları , ” médiatique ” çekim alanları paranın ve ünlü olmanın dayanılmaz albenisininin , yaptıklarıyla ters orantılı olduğunu çok önce kavramışlardır.  Lucien Freud ‘ un bir başka sorunu da dedesiydi , ünlü bir kişinin gölgesi , gerçekten onu izleyen kuşakların ,- ne yaparlarsa yapsınlar- , her zaman bir sakıncası olmuştur. İzlediğim kadar Freud ismi ona biraz da “desavantage”   yaratmıştır , sürekli araya kurulan köprüler ;  onu daha da kendine dönmeyi , Londra’da Notting hill ‘deki ı8 yüzyıldan kalma küçük evinden çıkarmamıştır. Bu kendine çok özgü kişilik , resimlerinin satıcısı William Acquevella’nın dediğine göre :  kendini şöhrettten  ” isolé ” etmesi kadar, paraya karşı da o  kadar  ” püriten ” kılmıştır. Resimleri uzun yıllardır müzelerde ve kolleksiyonlarda , satış evlerinde 30 milyonlara  ulaşması kafasındaki ” kaosu ”  değiştirmedi , harp sonrası ” Londra ekolü ” olarak  tanınan bir grup ressamın ; Francis Bacon , Frank Aurbach vs. ortak noktaları figüratif bir yol çizmeleri , daha ilginç , o yıllar  öteki sanat merkezlerinde genellikle ” abstre ”  ye  ve ona paralel yenilikler , bu ressamları değiştirmedi . Bu demek değil ki Lucien Freud  hiç kimseye bakmadı ; ilk yıllar Paris’de ilişkide olduğu Giacometti , bence kendi  öznel kişiliğine  çok etkin  olmuştur , dikkat edersek  , para ve ün sirenlerinin çağrısı bu iki sanatcıyı da mütevazi yaşamları ve modest kisiliklerinden uzaklaştıramamıştır.Amacım tekrar bu ressamın sanatının analizini yapmak değil beni ilgilendiren bu resmin yapıldığı mekan , ressamın yaşadığı ortam . Bu nedenle sanatçıların ” auto-portrait ”  si kendi yaptıklarıyla , fotoğrafcıların gözüyle olsun çok ilgilendirir . Mekan, yaşanmışlığın bütün belleğini kendine saklar , onu gizemi ancak orada yapınlanla çözülebilir . Lucien Freud ‘ ün Nottig Hill ‘ deki mekanını çok uzun yıllardır izlerim , Francis Becon’ un atölyesi  üstüne çok yazı yazıldı , dağınıklığı  o kadar akıl – almaz bir ” absürt ” görüntülülüyordu ki bir gün anlatmak isterim. Freud ‘ ün  mekanını daha çok tablolarından tanıyoruz , düşünüyorum da benim atölyemin yanında ufak bir oda. Chavelet , bir sandalyenin üstünde temizlenmemiş , giderek kurumuş ve de fırçalılıklarını yitirmiş ” fırça ” ormanı , boyalar ne yazık ne gibi malzeme kullandığını göremiyoruz . Şunu söylemek gerek sanat tarihçileri , resim eleştirmenleri , vakanüvistler bu konulardan o kadar uzaktır ki , sanatcının teknik ve “meterial “ dünyası onlar için ” karanlık İbranice ” dir. Evet atölyeye  dönersek   ; o meşhur kanepe , ” ocre- jeune ”  , üstünde ” et ” lerini algıladığımız çıplakların uzandığı obje. Dede freud ‘de meşhur ” psychanalyse ” kanepesi , üstünde bir türk halısı , sanki birbirine gönderme yapıyor. Freud ‘ün tüm resimlerinde kendinden , yaşamından , mekanından onu çevresindeki tüm dekor gösterilir , yani günlük yaşadığına gönderi yapar sanatçı . Nasıl çalıştığını adım adım görürüz ; modeliyle konuşuyur mu bilmiyoruz ama arada sırada verilen molalarda herhalde bir bira içiyorlardı işte o sıradaki  yapılan dialog ! Resim ilerledikce , tansiyon da yükseliyor ; boyayla o ” et ” in transprence ” sına varabilmek, fırçaları temizlediği elindeki bez doymuş vaziyette , arkadaki pencerenin perdeleri ne işe yarıyor ,şöyle bir göz attığımızda , perdelerdeki boyayla tuvallerdeki boya aynı kalınlıkta , Freud soyunmuş , terlemiş , sinirli resmin gerçekten bitip bitmediğinden kararsız .

salyongozların maviye dönüştüğü bahçenin bir köşesi

Bahçenin yaşadığı güzel günler , çocukluğumun da günleridir , yakın köylerin birinden gelen Recep uğraşırdı mevsimlere göre yapılacak işleri.Eşeğini çiçeklerden uzak bir yere bağlar ,kendisine gösterilen işleri yapardı.Örneğin bağları budamışsa,ertesi sabah babam erken kalkar , robe de chambre ‘ nın cebinde kitaplar , elinde bir kadehle , bağların budandığı yerlerinden akan öz sularını toplardı , güya bu iksir onu ölümsüz kılacakmş , ama 47 yaşında öldü. Babaannemin’de mucizevi bitkisi ”  yerelması’ ” idi  . Bahçe kış uykusuna yattığında , toprağı biraz eşelediğinizde , kırmızı yerelmalarını bulmak çok şaşırtıcıydı. Kışın saksıların konduğu , ortadaki köşkün arkasında , kırık saksı , kesilen bir ağacın gövdesi , bir araba tekerleğinin dibinde bulduğum salyongoz kabukları da benim aklımı çelerdi ; bu kabuklar maviydi , eskimiş bir çivirt mavisi, Bugün kimse ” çivirt ” in ne olduğunu bilmez , bilenler ise bir kare çivirt saklarlar dolaplarında ki bu mavinin ismi ” cobalt mavisidir, Yves Klein ‘ın babasının malı gibi kullandığı mavi budur.kendisi mavi olan çivirt , çamarşırları daha beyaz yıkamak için kullanılırdı. Giderek, niçin bu salyongoz kabukları mavi ötekiler değil ! Bulamadım ama yıllar sonra okuduğum bir makalede ; İngiltere ‘de , kömür madenlerinde çalışan işçilerin geldiği çok popüler bir pub’un arkasında ; müşterilerin bira tüketimi sonucunda çokca gittikleri bir açık hava tuvaletinin toprağında, garip bir mavileşme olmuş , bu birikimin süresi yine bir yarım asır alıyor , açıklama olarak da asit üretikle topraktaki bir mineralin bu maviyi yaptığını söylüyordu . Bedri Rahmi Eyüboğlu , bir gün atölye ye  Yenikapı’dan, o günlerde nesli tükenmekte olan bir  Ermeni yazma ustasını çağırmıştı , bize kullandığı kök boyaları ve yazma tekniğini gösterirken, hocanın gözüne bir sarı renk takıldı ; – bu ne zalim sarı, reis , peki bunu nereden buldun ? diye sorunca yazmacı yanıt vermek istemedi , kem küm , hoca israr ediyor derken, yazmacının kafası attı ,- ..şu, bilmem ne otu var ya içine biraz “siyeceksin” , adama zorla söyletiyorlar , olacak iş değil ! –  Böylelikle sırrı öğrenmiş olduk. Tekrar ” mavi ” dönersek ; bence mavinin gizeminin en ilginç  öyküsü : yahudi erkeklerinin tapınırken” dua ” için giydikleri ” TALLET ” denilen şalın dokumasında, bir tel ” MAVİ ”  ip  bulunur . Bu mavi albenisi çok zor, sözle anlatılması çok güç bir mavidir ; bu ” erselik ” salyangozun ” salgısından elde edilen sıvının , bir süre sonra maviye  dönüşmesenin sırrı ; salyangozun “erkek” den “dişi” ye dönüşme döneminde ki salgısının havayla temas etmesi sonucu oluşur yani salyangoz henüz dişi değildir. Pamuk yumaklar bu sıvıya batırılır sonra ışık ve hava gerekeni yapar ve mucize oluşur . Sonuç olarak “salgı bezlerinin” , hormonların değişiminden bu simya yaratılıyor . Ne zaman bir tavus kuşu görsem ; doğanın bir mavi değil bin maviyi  bu yaratığa sunduğunu , bir albeni için niçin böyle cömert davrandığını düşünürüm . Nasıl olur da  jenetik bir rengi oluşturuyor  ;  bu ” pigment ”  varoluşun adına, ” tinsel ” bir ”pigment”  , kendini kamufle eden bir “bukelemun” un bir saniyede mavilerin ,yeşillerin , kırmızı ,turuncu ,sarıların en gizemsi olamamazlığına bürünmesi ! Başka bir gizem ” lapis-lazuli ” mavisidir  ; hemen hemen tüketilmiştir doğada ,İncas’ ların Peru’da kutsal mavisi, giderek pentürde , boya olarak renaissance da , ilaç olarak ortaçağda , süs taşı olarak bugün hala aranıyor.Gördüğüm bir belgeselde , kuzey Afganistan’da kuş uçmaz-kervan geçmez , çıplak,yüksek bir dağın dibinde bir köyün geçim kaynağı lapis-lazulis. Köylüler iki saat süreyle tırmandıkları dağın tepesinde asırlardır , tırnaklarıyla oydukları mağramsı bir delikten sürünerek ,en ilkel şartlarda çıkardıkları taşlar , suyla temizlenince birden o kutsal mavi doğuyor , soruyorum ; ne yapıyordu o karanlık mağarada ?

günlerin köpüğü

Bu kez Boris vian’ı anımsadım , zihinsel geziler , bellekte , örneğin ” 100 soruda ” gibi saklanabilecek bilgileri betonlaştırır. Geçende modacı Alex geldi ziyaretime , Paris’den İstanbul’a döneli epey oluyor , anılarını yazıyor , bu nedenle kazılara Paris’den başlamış. 1976 yılında geldiğini söyledi , şöyle bir panoromasını yaptık o yetmişli yılların ; unutulmayan renkli kişilikler su üstüne çıkmaya başladığında , en ilginç kişilik galiba Cornail ‘ le, bereber yaşadığı Selahattin Kuzuoğlu’ydu. Cornail, İstanbul mozayık ‘ının kırılmadan önceki döneminin çok orjinal bir kişisiydi. “Restaretör” olarak çalışırken ,anadoludan  gelmiş  genç işçi Selahattine aşık olur. 6-7 eylül olaylarından sonra kapı-dışı edildiğinde Paris’e gelir , yerleştiğinde Selahattin’i de çağırır yanına.1970 yıllarında tanıdığımda, ikisi de Sonnabend galerisinde çalışıyorlardı.Bu galeriyi Sarkis yönetiyordu , kanımca Sarkis onlara bir iyilik yapmıştı, Cornail galeri sorumlusu , Selahattin ise boyacılık ve de teknik işlerde.Gelelim bu galerinin önemine ; Ileana Schapira , Romanya’da doğar , genç yaşta Amerika’ya göç eder, 1931 de Leo Castelli’le evlenir  ve harp öncesi Paris’de Vandome meydanında Galeri Droin’i açarlar . Harp nedeniyle kapanan galeri ve tekrar Amerika’ya dönüş , Leo Castelli’den boşanıp Michael Sonnebend’le ikinci evliliğini yapar.Asıl ismini bundan sonra ” avat-gardisme ”  adına “Sonnebend ” galerisiyle başlar. Bugün pentürü bir kenara itip , kavramsal sanat diye kafa yoranların , gerçek  ”renaissance” sı bu galeridir. Gelmek istediğim konu ; 60 yıllarında Paris’de bir şubesi açılan Sonnabend galerisine yönetici olarak Sarkis’in nasıl girdiğini bilmiyorum ama bir süre sonra , o zaman için  özellikle çok yeni olan ” performance ” vs. etkinliklerinde isim yapmaya başladığı bir gerçek. Geçen yıl Boltanski bir konuşmasında, kendisini Sarkis’in bulduğunu söylüyordu.Biz 1970 yılında bu galeride bir “HAPPENING”  e  katıldık ; bir amarikalı sanatcı galerinin ortasında, kendi çevresine tebeşirle

 bir daire çizdi , içinde 5 dakika durdu ve happinig bitti. O günden bu güne ,Joseph Beuys , Fluxus , anti-art .narratifs  vs. başlayan “conceptuel ”  , Biennaller , modern müzelerin uluslararası ” lobi ”  ve ekonomik güçlere sırtını dayayan bir güç , 21 yüzyıl resmi sanatı olmak üzere. Benim dikkatimi çeken tek isim Marina Abramoviç , yapacağı her çılgınlık için bütün kapılar açık ona , O da sırtını Newyork – MoMa ya dayamış , sürekli “performance lar yapıyor ,kendini sergiliyor,örneğim bir masanın üstü aklınıza gelebilecek her türlü kesici alet- edevetla dolu , siz geliyorsunuz masadan aldığınız jiletle suratınızı kesiyorsunuz , video sunu görmenizi tavsiye etmem. Abramoviç tüm çıplak , karşısında yine bir erkek, aynı vaziyette, MoMa da özel yapılan dar bir kapıda duruyorlar , davetliler içeriye girmek içim bu iki “nü ” den sürtünerek geçmeleri gerekiyor , işte sorun burada başlıyor : bilmiyorum siz nasıl geçerdiniz ? Ne yazık Cornail yok artık , yaşasaydı sorardım !

gecenin ucuna yolculuk

Celine’ den ödünç aldığım bu başlık, gördüğüm, tinsel olarak beni son yıllarda etkileyen en somut olay, şimdi herşeyin bir belleği olduğuna , özellikle “mekanların ” belleğine çok inanıyorum.Kısa bir süre önce  İstanbul’a geldiğimde , dostum Ali Hatemi ,kendi merak kutularından birini açtı ; büyük bir organizasyon yaparak bizi ” gecenin ucuna götürdü ” , Büyükada Rum Yetimhanesi.Çok kısa bir süre önce , Avukat Kezban Hatemi ,Prof. Hüseyin Hatemi ve Avukat Ali Hatemi , Avrupa İnsan Hakları Mahkemesindan ( AIHM ) , binayı Rum Patrikhanesine geriye verdiler , unutmamak gerekir ; dünyanın ikinci” çok katlı ahşap binasıdır ” ötekisi Japon’yanın Nara kentinde Todaji tapınağı , görmedim ama nasıl özenle korunduğu üstüne hiç şüphem yok. Bu bina önce büyükada’nın Hristo tepesinde ,1898 – 1899 yıllarında Fransız Mimar Alexandre Vallaury’nin  planıyla, 5 katlı , 206 odalı , ahşap olarak kuruluyor ve de 1902 de otel ve eğlence yeri olarak , Prinkipo Palas adıyla açılıyor . Ne yazık , 2. Abdülhamit ‘ in ve dönemin hışmına uğrayarak hemen kapatılıyor. 1. dünya harbinde Kuleli Askeri Lisesi gelir , taşındıktan sonra da bir rum bankerin eşi , Eleni Zarifi tarafından 10 bin sarı liraya satın alınıp patrikhaneye bağışlanıyor. Daha önce Balıklı rum hastanesindeki yetimhaneyi buraya taşıyorlar. Bu binanın kaderi bu kez tekrar değişiyor ; ne kadar yetim çocuk geçti bilmiyorum ama , herkese nasip olmayan bir ayrıcalıkla yıkılmak üzere olan bu harika binayı , alt katındaki koridorlar ,tiyatro , mutfak ; daha sonra unutulmamak üzere belleğinize yerleşiyor. Çocuk ve hüzün mekanın dekoru ;   ne bahçesi  ne  olağanüstü manzarası ne de yeşil ve mavi bunu  silemiyor .Buraya getirilen her  çocuğun senaryosunu yazıyorsunuz , kader bu kadar acımasızmıydı ki bu devasa binayı yetim çocukla doldurdu , nasıl avutuyorlardı bu çocukları , hangi masallar , ezgiler ,oyunlarla ? İlginç tiyatro salonu hala ayakta , dikkatle baktığınızda ; oynanan kostümlü bir müsameriyi düşleyebilirsiniz ! Dekor o kadar dışavurumcu ki ister istemez İspanyol fantastik sineması geliyor aklınıza , bu dekordan neler çıkarabileceklerini düşünün , ” Orphelinat ”  -Yetimhane – filmini yapan Juan Antonio Bayona ‘ ve kendimle çok paralellikler bulduğum Guillermo Del Toro , bence bu dekorun yöneticisi olabilirdi, ” Pan Labirenti ”  , ” L’ Echine de diable ” atmosfer olarak düşsel ve gerçek mekanda yaşanan sanrı , çocuk gözüyle bakar kamera,yaşanmışlık çoğu kez pişmanlık ya da olamamanın , hani düşdeki gibi bir türlü ulaşamamanın fragmanları , karabasan geceye özgü ,karanlığı kesen çığlıklarla dolu ; binanın bekcisi Erol , geceleri çocukların ağlamalarını işitiyorum diyor, haklı, hiç bir mekan boş değildir yaşanmışlık kolayca silinemez mekandan, ne de bellekten , ” YÜRÜDÜM ACIYA  ÖZÜMÜ KATTIM ” diyor Pir SultanAbdal , İster istemez Edip Cansever ‘ in de bir dizisini anımsıyorum ; ” bu bulutlar çocukluğumun bulutları ,hiç bir yere gitmiyorlar ” . Ayrılırken sanki çocukluğum burada geçmiş bir duyguyla ve hüzünle gittim.

çinli olmak bu çağda

Yirmi yıl önce Paris’deki  ” artist atölyeleri ” olarak , Paris belediyesinin sanatcılara verdiği atölyeme girdiğimde çinli bir sanatcı tanımıştım ; Wang Du , o da eşi ve üç çocuğuyla sitenin alt bölümünde ufak bir atölye edinmişti. Aradan bir kaç yıl geçti ,duyduğuma göre Wang Du , eşini ve çocuklarını terk edip gitmişti . Üç yıl sonra  Palais de Tokyo ‘ da  bir  sergiyle ortaya çıktı , aynı zamanda ” Connaissance des Arts ” dergisinde fotoğraflarla birlikte önemli bir ropörtaj yayınlandı . Başlık ” wang Du , media- adam ”  ve de  devasa bir atölyede  ” papier maché ” tekniğiyle yapılmış , karnaval espirisinde , el ayak , kafa vs. detaylarla günün aktüel kişiliklerine bir gönderme yapıyordu.Sergisini gördüğümde de kendime sorduğum ; ,tamam,kabul ama kim alır ve de nereye koyar , hangi mekana , hangi estetik kaygıyla ? Daha doğrusu zamana nasıl daya-nacak  ?  Şunu unutmamak gerekir ; bizim kuşak gibi her iki çağın inişli çıkışlı tüm politik ve ekonomik değişimi yaşayanlar bilir , değişim hiç bir zaman gelişim değildir ,ileriye dönük bir ışık yakmak , bu değişimi istemekle ters orantılıdır,bugün özellikle bir nostaljiyle yaşıyorsak , ” modernism ” adına yapılanların kendi varoluşları içinde uyuşamamalarıdır.  Açıkca kimse aldırmıyor buna , ” conceptuel ”  başını almış gidiyor , hızlı bir şekilde Çin de  buna ayak uydurdu, bir süre önce tanıdığım Wang Du gibi tüm “plastisiyenler”  arka arkaya açılan ; shanghai Art  Museum , Guangdon museum of art  vs. de kendilerini buldular. Ama bütün bu isimlerin içinde dikkatimi çeken garip bir ” personage ” var , son günlerde ismi çokca geçen  Ai Weive . 1983 de Amerika’ya göç ederken, uçağın inişinden 20 dakika önce , Çin de aldığı tüm öğrenimden arınmış ve de yeni bir insan olmuş  , “massumiyetini ” yeniden bulmuş . Bugün Çin’e gidip kafa tutacak kadar uluslararası bir üne kavuşmuş ve de yaptığı projelerde  ” mégolamene ” tavrı da kendisine ister-istemez bir dokumazlık getiriyor. 2007 de  Kassel “Documenta” ya davet edilen Ai Weive , gerçekleştidiği  projede ; 1001 çinlinin Çinden Kassel’e  getirilerek , Kassel’de  ”Almanların günlük yaşantılarını fotoğrafla görüntülemek ki bu bir haftalık sürelere her kez 100 erkek , 100 kadın olarak başlıyor , büyük mağzalardan ,sokak tuvaletlerine kadar her şey görüntüleniyor , tek sakınılacak konu o kentteki çinle ilgili yaşantılar.  proje, Documanta ‘ya  3,1 milyon euroya mal oluyor , çinliler bu beleş seyahatten çok mutlu , Ai Weive ise umduğu  ” görsel tayfunu ”  gerçekleştirdiği için daha ünlü . Moral olarak buradan çıkaracağımız sonuç , galiba sanat adına büyük bir yanılgı içindeyiz. İnsan bilim , sosyoloji – toplum bilimleri, kendi analizleri bakışında insana yönelirler, sanat ise bir ayrıcalıktır , bu karmaşadan  çıkan sonuç ise  ”hiçbir şey” dir . Teknik aşama fotoğrafı olağan bir düzeye  getirmiştir , göz ise bir kültür aşaması sonucunda görür , bunun farkında değilsek  ya da olsak bile bir ” imge ”  okyanusunda boğulmak kaderimiz olacaktır.kendisine bütün ” kapıların ” açık olduğu    Ai Weive ‘ nin son işlerindenTate Modern ‘ de yaptığı ” Sun Flower Seed 2010 ”  kurgusundan söz etmeden bitirmiyeceğim yazıyı ; biliyorum ki  bu konuda ya çok az kişi paylaşıyor  düşüncelerimi ama gelin -görün ki bir müzeyi tonlarca “ay çiçeği çekidekleriyle” doldurarak  sanat adına bir mesaj vermek , tüm onu izliyenlerle ” dalga geçmektir ” ,ülkemizdeki bunun taklitcilerinden sakının.

 

gergedan olmak bu çağda

Uzun bir süredir korumaya alınmış , yaşama sınırları sürekli daralan , sayıları gerçekten çok azalmış gergedanların stresse nedeniyle üreme sorunlarının üstüne, bir başka bir sorun daha eklendi , böyle giderse gelecek kuşaklar yalnız görüntüsüyle yetinecekler . Gerçekten ” absürt ” ;   güncel haberlerin konusuna o kadar girdi ki , Kafka ‘nın dünyası yanında hiç kalır. Haber ciddi ; Brüksel ” Doğa Bilimleri ” müzesinde sergilenen bir “gergeden kellesi ” çalınmış . Avrupa parlementosunun   yanı başındaki bu müzeyi gayet iyi biliyorum , bu tür müzelerin , içerdikleri tüm yaşanmışlıklar , yok olup giden bu “ephemer ” dünyamızın sırları dökülmüş bir aynasıdır. Vitrinler içinde çoğu asırlık ,eski vitrinlerde , zamana ve ışığa artık karşı koyamaz , bilmem kaçıncı kez ölümlerini yaşıyan , bu sonsuz evrende varolmuş ” herşey ” ; taş, toprak börtü , böcek , ot , çiçek , kavonozlarda , formol içinde her türlü yaratık , iskeletler , mumyalar  tozdan geliyorlar ve de toz oluyorlar. Çok ilginç, bu olaydan bir ay önce yine Belçika’ da Liege ”  hayvanat  bahçesinde ” sergilenen , saman doldurulmuş – empaillé- bir gergedan kellesinin boynuzu , bir adam tarafından testereyle kesilirken , gardiyan tarafından tarafından görülüyor.alarma rağmen hırsız ” lacrymogéne ” gazıyla gardiyanı tesirsiz hale getirip , boynuzla kaçıyor  ama müze sorumluları daha sonra Hollanda plakalı , içinde iki polonyalı ve de boynuz olan arabayı sınırda yakalıyorlar .Boynuz müzeye götürülüp , kelleye yapıştırılıyor . Yapılan soruşturma sonucu ; bu boynuz tanımadıkları biri tarafından sipariş verilmiş ve de Hollanda’da bir anıt’a bırakacaklar, karşılığı olan 3000 euro’yu orada bulacaklar, polisiye romanlara taş çıkartacak gerçek bir vaka. Müzelere dadanmak belki yeni bir olay  ama gelin görün ki bu satırları yazarken,gözüme ilişen yeni bir haberde ; WWF organizasyonu yeni yıldan bu yana Güney Afrika ‘da kaçak avcıların öldürdükleri gergedan sayısının 200 aşkın olduğunu ; geçen yıl ise 300 gergedanı boynuzları için katlettiklerini okudum . Nedeni  çok basit ; hızlı bir şekilde kapitalizmin uç sınırlarını zorlayan Çin ‘ deki milyarder sayısının da tavana vurması sonucu , birtakım batıl inançlara çok inanan , giderek uzun yaşamanın, birtakım otlaradan , pasifik okyanusundaki büyük köpek balıklarının yüzgeçlerinden , en nadir , bulunamaz olan gergedanların boynuzlarındaki  ” keratin ”  özdeğinden kaynaklanacağını zanneden ve de bunun için inanılmaz paralar harcayan bu zavallılık doğayı alabildiğine sarsıyor . Philippines’lerdeki  girilmez büyük mağaralara da dadanmışlar ;30 ya da 40 metre yükseklikteki  kırlangıç yuvaları da Çinliler için uzun yaşamanın en pahalı iksirlerinden biri , bu yuvalara erişmek için bambu merdivenlerinden düşen köylülerin sayısı, yok edilen yuvalarla hemen hemen aynı.Sonuç olarak hiç bir istatistik yok ; acaba bu iksirlerin etkileri ne durumda ? Gergeden boynuzunu tozu , hangi “erotik” bir açılımı yaptı ?Çinlilerin bu ” absürt ” iştahı yalnız bununla bitmiyor . Sotheby’s müzaye merkezinden bildirildiğine göre ; üç haftalık satışın sonuçlarnda çinlilerin aldıkları sanat eseri  100 milyon euro yu geçmiş. Yalnız 21 eser tanesi 1 milyon euro dan gitmiş, Kanımca uzun yaşamakla, satın almak  birbirine uyuşuyor.

Cy Twombly öldü ama boş tuvallerde kırıntı karalamalar sürüyor

Şunu önce açıklamak istiyorum ; Cy Twomby ‘ le hesaplaşmak değil sorunum : bunun gibi nice ressamların, nasıl resmin tüm teknik,içerik sorunlarını dışlayıp – belki dalga – geçmek adına uluslararası bir üne ve  de ” notarité ” ye şöylece  kavuşmalarıdır. Elbette sanat önce bir ” albenidir ” , görücüye çıkan bir  işin görevi önce  ,  ” dialog ” a dönüşecek bir çekim alanı yaratmaktır ; sevdim , sevmedim ya da ” belki ”  diyerek bir tavır göstermekle başlar  bu alış veriş ,sonra galeriler , tablo satıcıları, sanat tellalları, deynekciler. kolleksiyonerler, müze danışmanları, kurotörler,bunu tarihe mal edecek eleştirmenler ,sanat tarihcileri girer oyuna.Sanatın her zaman kapısı açak olduğu için nereden geldiğiniz önemli değildir. Giderek bugün resim yapamamak bir avantaj oluyor , Saint -Exupéry ‘ nin  küçük prensinin sorduğu gibi -bana bir koyun çizebilir misin ? – çizemem ne yazık diyenlerin çok olduğunu görüyorum,sanat öğretimi yapan okullarda bile  ” desen öğrenimi ” kalktı.Kavramsal ortaya çıkalı sanki ” lafla peynir gemisi yürüyor ”  , bir sergiye ne olursa olsun , bir slogan ,örneğin ” ben bir galeri ressamı değilim !” gibi ” ad ” verildiğinde , orada ne sergilediğiniz önemli olmuyor ,isterseniz bienallerde ” çağdaşlık adına Venedik kanallarının kirli suyunu arıtırsınız bu da sanatın  ” actuel ” olduğunu kanıtlar. biz yine tuval ressamlarımıza dönelim.Cy Twomby ‘ e dönersek ; boş bir tuvalin herhangi bir yerine ,çaktırmadan aklına o anda gelen bir cümleyi yazmak , sanki bir sloganla bir sergiyi götürmek , boşluğu ya da boş olanı sergilemekle  üstelik sanatın bir düşünürü olduğun ortaya çıkıyor . yine o boş tuvalin bir yerinde ; sanki fırçanı temizlerken kalan boyayı oraya sürtmüşsün , Londra ‘ da Dulwich galerisinden çıkarken kafamdaki karmaşıklık, bir süre sonra , 2007 de Avignon ‘ daki  Lambert kolleksiyonunu gezerken Twomby’nin yine bir boş tuvaline çaktırmadan bir öpücük konduran , kendisi de sanatcı Rindy Sam , kırmızı dudak boyasının tuvalden temizlenmesi için  ”restauration  ücreti dahil ” masum bir tuval’e ” saldırmak suçundan epey bir para ödedi, Galerici Lambert mahkemede 2 milyon euroluk bir dava açmıştı. Yvon Lambert ‘i adını gaçenlerde yine duyduk ; ” Mucizeye inanıyorum ” adında yaptığı bir sergideki  Andres Serrano ‘ nun ” İsa ‘nın siydiği ”  adlı ( kendi siydiğinin içinde sergilediği çarmığa gerilmiş İsa  fotoğrafı ) İsa ‘ya hakaretten saldırıya uğradı , bilmiyorum ,  Mr. Lambert böyle uç işlerle uğraşmanın riskinin farkında mı ,Twomby ‘ nin belki Louvre müzesine önemli bir çağrıyla ne yaptığını görmediniz ! Fransa ‘ nın son yıllardaki kültür  ve sanat adına sığlaşmasın açık örnekleri , büyük para babaları , büyük sanat vakıfları , çok ünlü Amerikalı galericilerin pompalaması sonucu en önemli saraylar , müzeler , kutsal mekanların tüm şarlatanlara açılması sanki onların  yaptıklarını tanımlamak için her sözün başında kullandıkları “CONTEMPORAIN”  mekanlar yokmuş gibi , buna karşı olanlar hızlı bir şekil püskürtüldü. Evet  Twomby  Louvre! un “Bronz Salonunun ” kubbesini resimledi , resimlemek biraz fazla onun için, boyadı diyelim. ” The Ceilling ”  kubbe hızlı bir şekilde maviya boyanmış ve de  sanatcı alışılmış şekilde bazı notlar iliştirmiş sağa sola, örneğin Praxitele , phidas , Myron , polyclete vs. Atıf yapıyor  bu gök kubbede olanlara. Buradan gelmek istediğim nokta : bizde de başladı bu moda , geçenlerde aldığım bir davetiye  Ankara ”  Anadolu Medeniyetleri müzesinde ”  bir sergi davetiyesiydi . Bu sergiyi düzenleyen ,o müzeyi alıcı gözüyle gezseydi acaba buna cüret  edermiy di ? İstanbul Dünya Kültür Başkenti  adına nice kutsal mekanları peşkeş çektiler. Çok doğru “.. zorla güzellik olmaz !

keriz silkelemek

İlk duyduğumda epey güldüm , İstanbul Borsasında “manipulation” yapanlara ithafen, kullanılan bir eylemi içerdiği için.Polis tarafından yakalanıp,cezalandırıldılar,pasaportlarına el konuldu , borsaya girmeleri yasaklandı.”göz dağı” verdiler,ikinci kez yine oldu , “silkeleme”  acaba yalnız bu olaya özgü mü ?  yaşadığımız şu gün , Çamaşır suyundan tutun, politikaya kadar “silkelenenleri ”  ”beyazdan daha beyaz ”  yıkamaktır. Gün geçmiyor ; ” absürt ” ayrılcalığını yitirdi, olağan, şaşırtmıyor artık  ART BASEL  malum, her zaman sanatı paraca yönlendiren , bir zamanlar herkesin kolayca girip ”boy-gösteremeyeceği” , bir fuar olarak tanınırdı. Sanatın, günümüzde olduğu gibi ” conceptuél ” adına daha  kanatlanmadığı 70 yıllarında gezmiştim, dediğim gibi o yıllar hala pentür yapılıyordu.Bu yıl  ART-BASEL 42  üstüne okuduğum bir yazıda; konu olarak  Türklerin, bu fuara  olağanüstü  ilgisinden söz ediyordu : uçaklar dolusu , kolleksiyönör , meraklı , BASEL’i  işgal ediyor , BMW- vip   bu misafirleri ” CAMPARİ BAR ” dan fuara , fuardan    BEYAZ-ART’ ın Grand Hotel Trois Rois” da verdiği unutulmaz bir “reception” a taşımaktan bir hal oluyor . AKBANK  PRIVITE BANK ‘da bu trafiğin içinde ,Fuara katılan Türk galerilerinden yine sergiledikleri Türk sanatcılarının eserlerini  alan Türk kolleksiyonerlerine kanımca “kanat  geriyor” , unutmayalım İsviçre’deyiz . Yine yazıda en ilginç bölüm ; fuara katılan Türk sanatcılarla , yine onların çevresindeki bazı galeri yönetcilerinin ” yaşadıkları bir fantasme”  sonrası konuşmaları : – evet daha önce  DUBAİ’deydik  sonra  ART HONG KONG , doğru  ABU DHABİ’ yi  unutmayalım, bizi izliyorlar, ha FRİEZE NYC – Art Show vs. Hepsi çok güzel ; alan mutlu satan mutlu , ama sorarım ; ne sergileyip ne satıyoruz ? Hangi “performance”  la , hangi ” critere ” bu  çekim alanını   oluşturan , yeni zenginlik mi , yeni kapitalism’ in yeni kuşağı mı ? Bence yeni bir ” CAN SIKINTISI ” , hani bir zamanlar bir sergiyi görmeye giderken , garip bir duygu yaşardım, müzede de aynı  ” VERTIGE ” , kitapcıya girerken ,o  ”merak balonunun”  sizi götürdüğü uçurukluk , şunu söylüyorum , peşlerinden bizi sürükleyen o dönemin ressamları , yazarları , müzisyenlerinin çekim alanları ,yaşadıkları ,yarattıkları kendi  MEKANLARIYDI  ” VİP BARLARI ” değil, ve de katiyen ne  ABU DHABİ  ne de böyle fuar olayları. İstemeden aklıma çevirisi güç bir fransızca sözçük geliyor , ” enfoiré “